Derslerime baslamadan önce ögrencimi tanimaya zaman ayiriyorum. Çünkü Ingilizce ögrenme sürecinin "tek bir dogru yöntemi" olduguna inanmiyorum, bir çocugun ihtiyaci ile bir yetiskinin hedefi tamamen farkli yollardan geçiyor. Bu yüzden ilk derste seviye tespiti yapiyor, ögrencinin ya da velinin hedeflerini netlestiriyor ve buna göre kisiye özel bir program olusturuyorum.
Çocuklarla (özellikle 10 yas alti) çalisirken Ingilizceyi bir "ders" gibi degil, oyunun bir parçasi gibi sunmaya özen gösteriyorum. Kart oyunlari, rol yapma, sarkilar ve interaktif aktivitelerle dili dogal bir sekilde içsellestirmelerini sagliyorum. Bu yas grubunda baski hissettirmemek çok önemli; çocuk hata yapmaktan çekinmedigi an, ögrenme hizi da artiyor. Ayni zamanda velilerle düzenli ve seffaf bir iletisim kuruyorum, ilerlemeyi onlarla da paylasiyorum.
Yetiskin ögrencilerimle ise daha hedef odakli ilerliyorum. Kimi ögrencim günlük konusma akiciligi istiyor, kimi is hayatinda Ingilizce kullanmak istiyor, kimi de sinav hazirligi (örnegin akademik Ingilizce) için geliyor. Derslerde gerçek hayat senaryolari, güncel konular üzerine sohbetler ve dengeli bir dilbilgisi-kelime çalismasi kullaniyorum; amaç sadece dogru cümle kurmak degil, rahat ve özgüvenli konusabilmek.
Kendi dil ögrenimimde de benzer bir merakla ilerledim: anadilim Türkçe, Ingilizcem C2, ayrica C1 seviyesinde Fransizca biliyorum. Galatasaray Üniversitesi'nde Karsilastirmali Dilbilim okuyorum, bu da bana dili sadece pratik degil, yapisal ve kültürel açidan da anlama sansi veriyor.
Ögretmenlik deneyimimin yaninda, çok dilli ortamlarda çalisma firsatim da oldu. Örnegin IWBF EuroCup'ta gönüllü çevirmen olarak görev aldim ve farkli ülkelerden gelen takimlar, yetkililer ve organizatörler arasinda iletisimi sagladim. Bu tür deneyimler, dili "sinif disinda" da etkili kullanabilmenin ne kadar degerli oldugunu bana gösterdi ve bunu derslerime de yansitiyorum: Ingilizceyi gerçek hayatta ise yarayacak sekilde ögretmeye çalisiyorum.